...

23/10/2006

...

6/10/2006

hız...

21/8/2006

Herkes bir arayış içinde, ama hiç kimse ne aradığını bilmiyor.

Sanıyoruz ki çok paramız, sürekli yükselen bir kariyerimiz, bahçeli bir evimiz, spor bir arabamız olunca biz de çok mutlu olacağız.

Hadi maddeciliği bir kenara bırakalım; niye herkes aşktan şikayetçi?

Çevremizde kaç kişinin aşk hayatı iyi gidiyor? Eminim parmakla sayılacak kadar azdır. Ve eminim hiç kimse yanlışın nerede olduğunu da bulamıyordur.

Ben ten uyuşması kadar ruh uyuşmasının önemine inanırım. Hatta insanların eş ruhlarının olduğuna bile inanırım. Ama ruhları olmayan bedenler birbirleriyle ne kadar uyuşabilir ki? Evet, önce göz görür fakat ancak ruh sever. Ayrıca ruhumuz olmadan eş ruhumuzu bulmak gibi bir şansımız olmadığına da eminim... İşte bu yüzden içimiz de sürekli bir eksiklik duygusuyla yaşıyoruz hepimiz, işte bu yüzden sürekli duvarlara çarpıp çarpıp kendimizi kanatıyoruz ve işte bu yüzden mutluluğu bir türlü yakalayamıyoruz...

Gerçekte hız çağında yaşıyoruz. Her şey o kadar hızlı geçiyor ki, ne işe, ne arkadaşlarımıza, ne ailemize, ne çocuğumuza, ne kendimize yeterince vaktimiz kalmıyor. Akrep ve yelkovanla yarış halindeyiz. Bu yüzden bütün ilişkiler yarım yamalak, bütün sevgiler bölük pörçük.

Sevmeye bile vaktimiz yok bizim.

Oysa teknolojinin nimetlerinden fazlasıyla yararlanıyoruz. Ne çamaşır yıkıyoruz ne de bulaşık, çayımızı kahvemizi makineler yapıyor.
İşlerimizi bir telefon, bir faksla hallediyoruz. Uçaklar bizi iki saat içinde dünyanın bir ucuna taşıyor. Hatta artık gitmeye bile gerek yok, internetle dünya elimizin altında. Ama yine de vaktimiz yok işte!
Bence doğanın kara bir laneti. Biz ondan uzaklaştıkça, o da bizden bütün zamanları çalıyor.

"yavaşlık" adlı kitapta; "yavaşlık hep aldatır,hızlılık ise unutturur" diyor. Telefon hızlılık mesela, konuşulanları,söylenenleri unutturur. Mektupsa yavaşlık, hep vardır ve hep hatırlatır. Evet freni patlamış kamyon gibi yaşamanın hiç anlamı yok.
Ayağımızı gazdan yavaş yavaş çekelim ve biraz mola verip ruhumuzun da bize yetişmesini bekleyelim artık.

Aceleye ne gerek var?

Hayat yalnız biz izin verdiğimiz gibi geçer. İyi ya da kötü hızlı ya da yavaş...

Her şey bizim elimizde, sevgi de, aşk da, başarı da. Ama ancak kendi ruhumuzla buluştuğumuzda...

aynı güneşim...

15/8/2006

Unutturamaz seni hiçbir şey, unutulsam da ben; her yerde sen her şeyde sen, bilmem ki nasıl söylesem, neşemde sen hüznümde sen, bilmem ki nasıl söylesem...”
Eskiler ne güzel söylemişler, “ne varsa nostaljide var, eskilerde var”...
Çocukluğumda, kütüphanemizdeki o tozlu taş plakları, eski kitap ve mecmuaları, iki kişi arasında yaşanan o büyük aşkları anlatan siyah beyaz fotoromanları karıştırmak o zamanlar yapmaktan zevk aldığım tek uğraştı...
Zeki Müren, Hamiyet Yüceses, Safiye Ayla isimlerini ilk kez o taş plaklarda okumuştum.
“Sahibinin Sesi” idi onlar...
Artık o plaklar nerede bilmiyorum, o gerçekmiş gibi görünün aşk fotoromanları, o kağıt kokan sarı yapraklı antika kitaplar, o büyük beyaz kütüphane yok...

Sanki geriye bir ben kalmışım, bir de o unutulmayan, unutturamayan şarkılar...
Ben seni hep o eski nostalji şarkılarda sevdim bir tanem...
Seni tanımadan önce, o şarkıları ilk dinlediğimde deniz kenarında bir başımaydım, saatlerce kaldım o sessiz kyıda...
Daha çocukken yalnızlığa alışmıştım, daha küçükken denizin delisi olmuştum....
Daha büyümeden bütün o şarkıların müptelası olmuştum...
Daha seni hiç görmeden, daha seni hiç bilmeden...
Her yer karanlıkken, inleyen nağmeler ruhumu sararken, içimdeki özlemi uyutamıyorken, söyleyin yıldızlar sevdiğim nerede derken, enginde yavaş yavaş gülün minesi solarken, gökyüzünde yalnız gezen yıldızlar yeryüzünde sizin kadar yalnızım diye ağlarken...
İnsanlar şaşırırdı beni bu şarkıları dinlerken, sözlerini hep yanımda taşıdığım defterime yazarken görünce...
Bir anlam veremezlerdi yaptıklarıma, daha çok küçüktüm çünkü, bir şeylere yoğunlaşmak, karşılıksız hisler için ağlamak ve o eski siyah beyaz fotoromanlarda gördüğüm aşkların, tutkuların hayalini kurmak için...
Daha çok erkendi o şarkıları içime sindirip, hafızama ekleyip, dinledikçe acı çekmek için...
Hayatım boyunca her şeye erken başladım ben...
İnsanların çoğu bir şeylere hep geç kalmaktan şikayet ederken; ben hep erken oluşumdan, zamanı gelmeden başlamamdan yakındım...
Acı çekmeye erken başladım; hayal kurmaya, yanımdaki boşluğu dolduracak birini istemeye, istersem dilediğim her şeyi başarabileceğime inanmaya çok erken başladım...
O eski kitaplarda, taş plaklarda, nostalji şarkılarda başladım ilerde bana çok büyük acılar yaşatacak imkansız kavramlara inanmaya...
Sevgiye ne kadar erken inanmaya başladıysam, seni de o kadar erken tanıdım...
Seni ne kadar erken tanıdıysam,  umutsuzluğu ve düş kırıklığını o kadar erken öğrendim...
“Sen bir ömre bedelsin” derken, “her şeyimi uğruna ben boş yere mi verdim?” diye ağlıyordum...
Bu hayatta her şeyin bir bedeli vardır bir tanem, bunu biraz geç öğrendim, ama senden öğrendim; şarkılardan değil...
Belki bunu da erken öğrenmiştim, ama senden öğrendim...
Sen yanımdayken, bana onca şeyi erkenden öğreten şarkıları bir yana bırakıyordum, onları görmezden geliyordum...
Sonra bir gün sessizce, habersiz, sebepsiz çıkıp gittin...
“O bir gölgedir, varlık sanırsın” diyordu o şarkı, çekip gittiğin o yağmurlu günde...
Çıldırasım geliyordu böyle anlarda, tüm dünyaya isyan edesim, tüm insanlardan hesap sorasım, ne kadar acı çektiğimi haykırasım geliyordu sonsuzluğa...
Her şeye erken başladığım gibi, seni yaşamaya, senin için yaşamaya erken başladığım için seni hiç tanımıyordum, bilmiyordum belki...
Yaşamımda her şeye erken başladığım için bu kadar çabuk ve acımasızca kaybediyordum belki...
Gidiyordun ve bana erkenden öğretiyordun kimsesizliği; bu korkunç sessizliği, bu şarkılara sığındığım zavallı ümitsizliğimi...
“Yazık olmuş o gözlerden sana akan yaşlara” diyordum haykırarak,
“Bu aşka canımı adayacağım, yeter ki gel bana senede bir gün...”diyordum yalvararak...
Beni bu çocukluğumda öğrendiğim şarkılarla öyle büyük bir yalnızlığa mahkum ettin ki, artık yaşadığım bütün acıların suçunu hep erken öğrenişime, erken inanmaya başlayışıma atıyordum...
Erkenden öğrendiğim her şey eskiydi artık; zaman aşımına uğramıştı...
Ama değerinden hiçbir şey kaybetmemiş, hatta daha çok değer ve anlam kazanmıştı...
O şarkılar, o sahibinin sesi mısralar yıllarca kalbimin feryadı gibi yankılandı kulaklarımda...
O siyah beyaz fotoromanlardaki tutku dolu aşklar yıllarca girdi rüyalarıma, hayallerime, umutlarıma...
O taş plakları dinlemeye, o hisleri, o arayışları erkenden yaşamaya başladığımdan beri sanki taş basıyorum bağrıma senelerdir...
Sen de benim için erkendin bir tanem...
Bu yüzden öğrenmeye, tanımaya başladığım ilk günden itibaren bana acı vermeye başladın ve zaman geçtikçe daha çok anlam kazandın....
Tıpkı o nostalji şarkılar gibi...
Gün geçtikçe isyan ettirdin, bazen hayal kurdurdun, bazen unuttun, bazen hüzünlendirdin, bazen heveslendirdin, bazen sevindirdin...
Tıpkı, daha çocukken varlığını keşfettiğim taş plaklar, siyah beyaz fotoromanlar gibi...
Çocukluğumda başladım seni sevmeye, artık taş plaklar yok, fotoromanlar yok; o zamanlar kurduğum o fazla masum ve bencil hayaller yok...
Sen de yoksun belkide olmadın hiç...
Zamanında elde edemediğim, hep erkenden tanıdığım, yaşadığım hiçbir şey yok artık yanımda...
Yanımda değil bunların hiç biri, ama değerlerinden hiçbir şey kaybetmediler...
Eskiler, ama silinmezler, unutulmazlar, vazgeçilmezler, asla ölmezler!
“Ne varsa eskilerde var” derdi annem...
Ne varsa sende var bir tanem...
Gördün işte, neye erken başladıysam hep kaybeden, hep üzülen ben oldum...
Seni ne kadar derin bir tutkuyla, ne kadar erken bir saplantıyla sevdiysem benden bir o kadar kaçan sen oldun...
Benim erken yaşayışlığımdan kaçtığın zamanlarda tek sığınağım ne varsa onlarda var diye söylenen nostalji şarkılar oldu...
O şarkıları çocukluğumda, seni ise o şarkılarda buldum...
Ve anladım ki, bir çocuğun bir varlığı sevebileceği en masum, en saf ve derin duygularla sevmişim seni...
Ve yine anladım ki, o şarkıları, o anlamları ne kadar erken öğrenmişsem, yaşamışsam, seni de o kadar erken yaşamışım bir tanem...
Ne varsa eskilerde var, ne varsa erken yaşamışlığımda var, ne varsa ve yoksa, hiç olmadığı kadar sende var...
Sende benden bir parça var...
Bana yazdığın o nostalji şarkının derin sözlerinde gizli bizim ortak yanımız, her şeye erken başlayışımız ve hüzün dolu yalnızlıklarımız...
Ne seni ne de o şarkıları çıkartabilirim hayatımdan, çünkü onları çok çok erkenden öğrendim ben, silip atamam kalbimden...!

Eskide olan aynı bir tek güneştir... Benim güneşim hep sensin...

Hayat gariptir...


Bazı zamanlar bir şey uzanabileceğiniz kadar yakın ancak dokunamayacağınız kadar uzak olur size. Aslında belki dokunabilecekken sırf dokunamadığınız için uzaktır. Bazen de siz dokunabileceğinizi düşünürken aslında uzaktır. Denemektir çaresi belki, ama denemek zordur hatta uzaktır size. Hangisi daha uzaktır bilemez insan çoğu zaman. Bu bilememezlik insanı kendinden uzaklaştırır sonunda. Bu öyle bir uzaklaşmadır ki kendinizi bir daha asla görmezsiniz yakında. Beklersiniz uzaklar yakın olsun diye. Beklerken bir zaman sonra hangi uzağın uzak olduğunu bilemezsiniz. Karamsarlığa düşersiniz, içiniz burulur. Artık uzak size uzak olur veya belki siz uzak olursunuz… Düşünceler içinde kaybolmaya başlarsınız. Kalbinizde aklınızdan uzaklaşmaya başlar. Kendinizi ışıma yapan bir atom gibi bulursunuz bir zaman sonra. Hep yarılanırsınız asla sonu olmadığını bile bile. Bir yük olduğunu düşünürsünüz üstünüzden atmak istediğiniz ama bilemezsiniz ki o sizsinizdir. Her yarılandığınızda sizden bir parça daha uzaklaşır aslında. Uzakta ki siz git gide “siz” olur. Siz azalırken “o” hep artar. Siz yine uzaklaşmaya devam edersiniz neden veya kimden uzaklaştığınızı bilmeyerek. Artık iyice birbirine girmiştir uzakta ki siz veya uzak olan. Bir boşluktur sizi ayıran uzaklardan. Git gide azalırsınız, uzak artarken. Az olursunuz artık siz. Uzak olur her şey; “siz” de dahil olmak üzere. Uzakta tekrar “siz” siz olursunuz. Emin değilsinizdir artık kimin “siz” , neyin uzak, neden uzaklaştığınızı. Sadece şunu düşünürsünüz ;


Hayat gariptir…

Susarız…

 Konuşulan konuyu boş, basit ve anlamsız buluyoruzdur, konuşmayı da gereksiz ve anlamsız buluruz…

 Susarız…

 Konuşulanlar öyle abes ve mantık dışıdır ki sadece hayretle dinler ve sessiz bir tepkiyle belli ederiz duruşumuzu…

 Susarız…

 Sessiz bir onaydır susuşumuz…Biraz utangaçlık belki ama içten bir katılıştır söylenenlere…

 Susarız…

 Sessiz bir bekleyiş olur susmak… Ya kendimizin yada karşımızdakinin ortak değerleri yeniden gözden geçirmesine tanınmış bir fırsattır sessizliğimiz… Ya da birinin bizi fark etmesi, doğru algılayabilmesi için tanınmış bir süre… Susan için endişe ve olasılık hesapları arasındaki gel git lerle biraz da huzursuz bir bekleyiştir susmak…

 Susarız…

 Dile getirilmeyen bir öfkedir bazen suskunluğumuz… Öylesine yaralanmışızdır ki yaralamak isteriz, yüreğini acıtmak ve kanatmak…Ve biliriz ki hiçbir söz acıtamaz, yaralayamaz ve kanatamaz kimseyi bir suskunluk kadar…Ve susmak en acımasız, öldürücü silahtır bazen…

 Susarız…

 Hassas ve kırılgan bir tepkidir…Küçücük bir hatırlatmadır belki…Fark edilmesi ve onarılması incelik ister…Ya yeniden bir kazanıştır yada aleyhte bir delil olarak kalır karşımızdaki için…

 Susarız…

 Bir ilişkide negatiflerin gözümüze batmaya başladığı, karşımızdakine ait aleyhte deliller dosyasının kabarmaya başladığı ve hatta dosyayı masanızdan kaldırmaya gerek duymaz olduğunuz bir noktadasınızdır…Bir duruş, bir soluklanmadır susmak…Ortak geçmişin değerlendirilmesi ve geleceğin muhasebesidir…Durup yeniden, şimdi bulunduğunuz noktadan bir daha bakmak istersiniz yaşananlara ve eldekilerle geleceğe gitmenin ne kadar mümkün olduğuna…Bir içe kaçış ve söylenemeyenlerin biriktirilmeye başladığı yerdir susmak…

 Susarız…

 Ayağımız yerden kesilmiş, bulutların üstündeyizdir ve çiçek çiçek bahardır yüreğimiz…Sevdiğimizle yan yana ve can cana yızdır…Öyle bir ruhsal bütünleşmedir ki hiçbir söz tanımlamaya yeterli gelmez hissedilenleri ve susarız…Sadece yüreklerin ve gözlerin konuştuğu yerdir suskunluğumuz…

 Susarız…

 İletişimin tıkandığı yerdeyizdir , hiçbir iletinin bize yeterli gelmediği ve hiçbir iletimizin doğru algılanmadığı…Yanlışlıklar, yanılgılar ve kim bilir belki de gerçeklerdir bir fırtınaya tutulmuşçasına savrulup duran…Sözler yerini sessizliğe bırakmaya başlar ve siyah, tek nokta konur cümlelerin sonuna…Zamanla cümlelerimizin sonuna konan o tek ve siyah nokta büyüyerek bir kara deliğe dönüşmeye başlar…Güven ve sevginin içten içe çürümeye başladığı yerdir ve gitmek zamanının ertelenmiş halidir susmak…

 Susarız…

 Kabul edilmiş bir hata yada suçtur susuşumuz ve söylenecek her söz kaybetme riskidir…Korku eşlik eder suskunluğumuza…

 Susarız…

 Bir gidişi kabullenmektir susmak, yerinde ve zamanında olduğunun ayırdımında olduğumuz bir gidişin…

 Susarız…

 Hayata karşı bir susuştur bu kez yaşanan…Bizi can evimizden vuran bir kayıp, yaşanan büyük bir acı, ölesiye bir çaresizliktir yaşadığımız…Söylenecek hiçbir sözümüzün adrese teslim olmayacağından emin olduğumuz, bütün sözcüklerin anlamını yitirdiği bir yerdeyizdir…Hayatın bize bir şey katamadığı ve bizim de hayata bir şey katmak için anlamımızı kaybettiğimiz bir yer…Belki de boş gözlerle, algılamadan bir seyirdir hayat o noktada ve belki de amacı ve beklentisi olmayan, bir mesaj kaygısı taşımayan ve hedefi olmayan tek susuştur yaşadığımız…

 Susmak; eylemsiz ve durağan bir edim gibi görünse de her susku bir şey anlatır yine de ve her suskunun bir nedeni vardır ve her susku içinde pek çok sesi hapseden sessiz bir eylemdir…